Ah, sadık yardımcılarım, bilseniz: ben yürekler parçalayan ağıtlara, Musaların beğenmediği nağmelerin çalgısız sızlanışlarına, eyvah!, yaslı feryatlara daldım. Başıma gelen felaket o kadar büyük ki! Ben kardeşimin ölümüne ağlıyorum. Karanlığı henüz dağılan bu gece gördüğüm rüya işte böyleydi. Öldüm ah, öldüm: bana ocağım söndü. Ne yazık oldu yok olan soyumuza! Vah, vah, Argos’a! Başına gelen bu ne felakettir! Ah, kader, ah! Sen biricik kardeşimi aldın, Hades’e götürdün. Şimdi ben şu sunuları, şu ölüler kabını boşaltıp toprağı onun için sulayacağım: dağlarda otlayan ineklerden sağılan sütü, Bakkhos’un yudum yudum içtiği şarabı, sarı arıların emeği ile meydana gelen balı toprağa akıtacağım: ölülere teselli olarak bunlar sunulur.
Haydi ver elime som altından yapma kupayı, Hades’in sunusunu. Ey Agamemnon’un toprak altında yatan filizi, sana öldün diye bunları sunuyorum. Kabul et, çünkü ben mezarına altın rengi saçlarımı getiremeyeceğim, göz yaşlarımı akıtamayacağım. Senin ve benim olan yurdumuzdan ayrı düştüm: orada ben zavallıyı bıçak altında öldü biliyorlar.